Bugun...
Bizi izleyin:



Atasözleri Sözlüğü

Tarih: 15-03-2019 12:01:01 + -


Atasözlerinde kullanılan kelimelerin sözlük anlamları ve açıklamaları. Atasözleri için sözlük ve kelimeler. Atasözü manaları.


Atasözleri Sözlüğü

 Atasözleri Sözlüğü

 

Atasözleri ve deyimlerde kullanılan kelimelerin konuşma dilinde anlamlarının sözlüğüdür. Daha çok konuşma dili anlamları verilmiştir.

 

A

abdal: 1. Eskiden gezgin dervişlerin kimilerine verilen san. 2. Görgüsüz, bilgisi kıt, dilenci.

Abdurrahman Çelebi: "XV. yüzyılda yaşamış, Tanrı kavramından yola çıkarak gerçeğe gönül yoluyla varma diye tanımlanan Tasavvuf düşüncesini benimsemiş ve bu alanda tanınmış bir gizemci.

adamak: Bir şeye kendini bağışlamak ya da bütün varlığıyla kendini bir işe vermek.

afet: Önlenmesi insan elinde olmayan, doğadan gelen yıkım, kıran.

ağırlamak: Konuğa ya da birine karşı saygı göstermek ve onun tüm gereksinimlerini karşılayarak rahat etmesini sağlamak. aheste: Yavaş, ağır.

ahlat: Armuda benzeyen , iyice olgunlaştığı zaman yenen yemiş, yaban armudu.

akça (akçe): Madeni para.

akıbet: Son, sonuç.

al: Aldatma işi, dek dolap.

ala: İyi, çok iyi.

alaca: Kötü huy. ·

anıştırmak: Bir şeyi açıkça değil de dolaylı yollarla söylemek.

Anka:  Masallarda  adı  geçen  ve  gerçekte var  olmayan  büyük bir kuş.(efsane kuş)

aparmak: Alıp götürmek.

april: Nisan ayı.

ar: Utanma, utanç duyma.

Arafat (Araf): Dinsel kitaplara göre, cennet ile cehennem ara-sında bulunan yer.

arık: Zayıf, sıska; çay, dere, ince su yatağı.

arif: Sezgisi ve anlayışı gelişmiş kimse.

arife: Belirli bir olay, olgu ya da günden bir önceki gelen gün.

arlanmak: Utanmak.

arsız: Utanmayı, sıkılmayı bilmeyen, yılışık.

arşın: Eskiden kullanılan ve aşağı yukarı metrenin üçte ikisine eşit olan uzunluk ölçüsü.

aş: Pişirilerek hazırlanan yemek.

ata: Dedelerden ve büyükbabalardan her biri.

azık:  Yolculuk  yada  başka  bir  amaç  için  hazırlanmış  yiyecek besin.

azımsamak: Bir şeyin umulduğundan az olduğu yargısına varmak, az bulmak.

aziz: Değerli, kıymetli.

Azrail: İnsanların canını almakla görevli olduğuna inanılan melek.

 

B

balçık: Koyu, yapışkan bir çamur türü.

bedasıl: Kötü soylu, soyu bozuk.

bel bel (bakmak) : Durgun ve anlamsızca bakış.

beylik: Devlet malı olan, devletle ilgili.

bezirgan: Eskiden ticaretle uğraşan kimselere verilen ad, tüccar.

birikim: Bir şeyin bir yere toplanıp birikmesi.

bostan korkuluğu: Kuşları ürkütüp yaklaştırmamak için  tarlaya dikilen kukla.

boşboğaz: Sır saklamasını bilmeyen, saklanması gerekli şeyleri söyleyen.

börk: Eskiden kullanılan bir tür başlık.

burç: Ağacın taze dalı, filizi.

buyruk: Buyrulan, yerine getirilmesi istenen şey; buyurucu, emir veren.

buzağı: Sütten kesilmemiş sığır yavrusu.

büyü: Doğaüstü güçlerin yardımıyla sağlanan ve insanların üzerindeki etkisinin büyüklüğüne inanılan gizli güç.

 

C-Ç

cambaz: İp ya da başka şeyler üzerinde beden gösterisi yapan kimse.

cefa: Üzüntü, sıkıntı çekme.

cemaat: Bir imama uyup namaz kılan kişiler topluluğu. cihaiı: Dünya, alem.

Cihan : Dünya , alem

cilve: Erkeğinin ilgisini çekmek için kadının takındığı tavır.

cömert: Elindeki parayı ve malı esirgemeden başkalarına veren,eli açık.

cümle: Bütün, tüm.

çarık: Hayvan derisinden yapılan ve ayağa giyilen nesne.

çeç: Tahıl yığım.

çıkar: Gözetilen ya da dolaylı yollarla elde edilen kazanç, kişisel yarar.

çomak: Değnek.

çömçe: Ağaç kepçe.

çul: Kıldan yapılmış kaba dokuma.

çuvaldız: Çuval gibi kalın ve kaba dokumaları dikmekte kullanılan ucu yassı ve eğrice olan büyük iğne.

 

D

daya: Çocuk bakımı ile görevlendirilmiş kadın, dadı.

delil: Yol gösteren, kılavuz.

deneyimli: Deney sahibi olan.

derviş: Eskiden tarikatlara girip yaşayışını o düzene uyduran kimse.

destur: İzin.

devlet: Zenginlik; mevki.

devletli : Zengin, yüce bir mevkide olan.

dilber: Güzel.

dirgen:  Harmanda sapları  yaymaya  yarayan  uzun, çatallı ağaç.

dirhem:  Eski bir  ağırlık  ölçüsü  olan okkanın  dört  yüzde biri,10 grama denktir.

diyar: Ülke.

don:  Eskiden giysi, elbise.           ,

düş: Uyurken zihinde beliren düşüncelerin tümü.

düzey: Bir şeyin ya da kişinin başka şey ve kişilere göre olan değeri, yücelik derecesi.

 

E

ebleh: Alık, aptal.

ebsem olmak: Konuşmamak, susmak.

ecel: Yaşamın, alında yazılı olduğuna inanılan son, ölüm.

edep: Ahlaka uygun davranma.

eğreti: Belirli bir süre sonra geçecek ya da kaldırılacak olan, geçici.

egemen olmak: Buyruğunu geçirmek, buyruğu altına almak.

el: Halk; başkası, yabancı.

elçi: Bir uzlaşma ya da anlaşma sağlamak amacıyla birinin yanına gönder ilen kim5e.

elti: Kardeş karılarından her birinin ötekisine göre adı.

elvan: Renk. renkler.

emanet: Korunmak üzere birine ya da bir yere bırakılan şey.

erdemli: Dürüstlük, doğru sözlülük, yiğitli k... gibi ahlakın övdüğü nitelikleri kişiliğinde taşıyan.

er: Yiğit, mert, kahraman,  onurlu. ergen: Evlenecek  çağa  gelmiş. erinmek: Üşenmek.

esen: Hiçbir sayrılığı ve beden ce hiçbir eksigi olmayan, sağlıklı.

eşmek: (At) hızlı yürümek, kişnemek.

eyer: Binek . hayvanlarının sırtına konan oturmaya yarayan nesne.

 

F

felek: İnsanların yazgılarını çizdiğine inanılan doğaüstü güç.

fend: Hile, oyun, düzen.

fetva: Karar, vargı, yargı.

fit: Birini başkasına karşı kışkırtmak için söylenen söz.

fırsat: Uygun zaman ve durum.

 

G

gam: Tasa, kaygı.

gammaz: Birinin yaptığı işi, söylediği sözü o kişiyi yermek için başkasına duyuran.

garip: Yad ellere düşmüş olan, yabancı, kimsesiz.

gazel okumak: Övücü, okşayıcı sözler söylemek.

gebe: Bir birikim sonucu ortaya çıkması beklenen durum ya da olay.

gem: Atı kontrol edebilmek için ağzına takılan demirden araç.

gereç: Bir nesnenin ya da şeyin yapımında kullanılan maddeler.

gereksinim:  Bir  şey  için  duyulan  gereklik;  ihti:ı:-aç.

gocunmak: Bir şeyden alınmak. gön: Taba lanmış kalın deri.

gönül: Yürekte bulun duğu varsayılan duygu kaynağı.

görmemiş: Görgüsüzce davranan, eriştiği iyi durumu sindiremeyen kimse.

gürlemek: Gür ses çıkarmak.

 

H

hac: Yılın belli ayında Mekke'de yapılan, Kabe'yi ziyaret ve kutsama töreni.

hacet: Evde kullanılan eşya. (ihtiyaç)

hacı: Din buyruklarını yerine getirmek için hacca gitmiş kişi.

haddini bilmek: Kendi değer ve yeteneğini olduğundan üstün görmemek.

halayık: Başka ülkelerden getirtilip hizmet te kullanılan kadın köle.

Halik: Yaradan, Tanrı.

han: Kent içinde ya da dışında yolcuların konaklaması ama­ cıyla yapılmış olan yapı.

haram: Yapılması ya da kullanılması dince yasa klanmış olan.

haramzade: Anası ile babası ar asında evlilik bağı olmadan dünyaya gelen , piç.

hararet: Susama, ateşlilik.

hareket: Kımıldanma, davranış.

harç: Harcanan para , masraf.

has: Katışıksız, en iyi cinsten.

hata: Yanlış, yanlışlık.

hatır: Saygı, değer. hayır: İyilik.

helal: Dince yasaklanmamış olan, dinin buyrukl arın a göre kullanılabilen.

hıyanet: Kutsal sayılan şeyle re karşı kötü davranmak.

Hızır: Ölümsüzlüğe kavuşmuş olduğuna ve en sıkışık  durumlarda insanların yardımına yetişip işlerini kolaylaştırdı ğına inanılan İlyas Peygam ber'in lakabı.

hikmet: Neden, gizli neden, düşünce.

hülya: Tatlı düş, hayal.

hüner: Beceri, ustalık.

 

I-İ

ırgat: Tarım işlerinde çalışan kimse.

ibadet: Tanrı buyruklarını yerine getirme.

ikrar: Kendini ilgilendiren bir gerçeği söyleme, benimseme.

ilenç: Birinin kötü bir duruma düşmesiyle ilgili dilek.

iletme: Götürme, ulaştırm a.

illet: Bozukluk, sayrılık.

itibar: Güvenilir olma durumu, saygınlık.

ivmek: Çabuk davranmak.

 

K

kabahat: Suç, kusur.

Kabe: Müslümanların hac buyruğun u yerin e get ir mek için ziya­ ret et tikleri kutsal yer.

kadı: Eskiden her türlü davaya bakan,  daha  sonra  yalnızca  tüze davalarını çözümleyen mahkemelerin başkanına verilen ad.

kadrini bilmek: Değerini bilmek.

kalp: Gösterişli ama, işe yaramaz kişi.

kamu: Bir ülkedeki halkın bütünü.

kanaat: Elindekilerle yetinme, bunlardan hoşnut olup daha çoğunu istememe durumu.

Kani: Müslümanlar arasında yaygın olan özel ad.

kantar: Eskiden kullanılan kırk dört okkalık bir ağırlık birimi.

kara: Kötü, uğursuz, sıkıntılı.

karın: Kendi çocuğu.

kasavetsiz: Tasasız, sıkıntısız.

kavurga: Mısır, buğday gibi tanelerin kavrulmuşu.

kaygı: Üzüntü, tasa, düşünce.

kefil: Birinin borcunu ödemediği ya da verdiği sözü yerine getirmediğinden bütün sorumluluğu üzerine alan kimse.

kelam: Söz.

kelek: Ham kavun.

kem: 'Kötü söz

kervan: Uzak yerlere yolcu ve ticaret  hayvanlarının oluşturduğu katar.

kepenek: Çobanların giydikleri dikişsiz, kolsuz, keçeden üstlük.

keramet: Sırrına akıl ermez, şaşılacak bir olay.

kerem: İyilik, kayra, cömertlik.

kertik: Kertilmiş olan yer.

kişilik: Bir kimseye özgü belirleyici özelliklerin tümü.

koçan: Belge, senet, tapu...

konuk: Bir yere ya da birinin evine bir süre kalmak için gelen kimse.

koz: Ceviz.

kul: Tanrı'ya göre insan.

kuma: Eskiden aynı erkeğe varan kadınların birbirine göre adı.

kutan: Büyük' pulluk.

kutsal: Tapınılacak ya da yolunda can verilecek kadar sevilen.

kutsuz: Zavallı, acınası durumda olan, uğursuz.

kuzgun: Bir tür karga.

kül: Yanan şeylerden artakalan toz. külhancı: Hamam ocağını yakan kimse.

külhancı: Hamam ocağım yakan kimse.

 

L

lakap: Takılmış ad.

laklaka: Gereksiz, anlamsız, boş söz.

latif: Hoş, güzel.

latife: Şaka.

 

M

mabut: Tapınılan şey, kişi, mahkeme: Yargı yeri.

mahsus: Bir şeye ya da kişiye özgü, özgülenmiş.

mal: Değeri olan, bir işe yarayan şey.

maraz: Kötü durum.

masat: Bıçak bilemeye yarayan çelikten çomak biçiminde araç.

maya: Bir şeyin özünü oluşturan en önemli madde, kimi besinlerin yapımında mayalanmayı sağlamak amacıyla kullamlan madde.

mazlum: Sessiz ve uysal, boynu bükük.

melanet: Çok büyük kötülük.

meleğen: Çok meleyen.

meram: Erek.

menzil: Yolculukta dinlenmek amacıyla durulan yer, konaklama yeri.

merhamet: Başkalarının acılarından etkilenen, bunları gidermeye yönelen bir kimsenin duygu ve eğilimi, acıma.

mert: Yiğit, sözünün eri.

mertek: Kalınca sırık.

mescit: İçinde bayram ve cuma namazı kılınmayan küçük cami.

meşk: El alıştırmaya yönelik çalışma.

Mevla: Tanrı.

mıh: Büyük çivi.

mihnet: Sıkıntı.

mis (misk) : Asya'nın yüksek dağlarında yaşayan bir erkek ceylanın karın derisi altındaki bir bezden çıkarılan güzel kokulu özdek.

miskal: Eskiden küçük ağırlıkları tartmada kullanılmış olan bir ağırlık birimi ki, bir buçuk dirhemdir.

miyancı: Bir uzlaşmazlıkta ara bulan kişi, arabulucu.

muhabbet: Sevgi.

musibet: Felaket.

muska: Kimi hastalıkları ya da başka sıkıntıları giderdiğine inanılarak üstte taşman, suda ezilip içilen, yakılıp tütsülenilen yazılı kâğıt.

müflis: Bir işte bütün parasını batırmış olan, batkın.

mülk: Ev, dükkân, arazi gibi taşınmaz mal.

mürit: Eskiden bir tarikat şeyhine baş bağlayanlardan her biri.

mürüvvet: Yiğitlik, kişilik.

 

N

nakit: Para, akça.

nal: At, öküz gibi hayvanların tırnaklarına çakılan demir parça.

nalça: Ayakkabıların altına çakılan demir.

nasihat: Öğüt.

naz: İsteksiz gibi görünme, yapmacıklı, içten olmayan davranış.

nazenin: Narin, ince yapılı.

nekes: Eli sıkı, cimri.

nesne: Kişi ya da kimse ile anlatılan varlıkların dışında kalan, ağırlığı ve kütlesi olan her türlü varlık.

nikâh: Evlendirme görevlisinin kadın ile erkeğin isteği üzerine iki tanığın önünde onları evlendirdiğini söylemesi ve bu olayı resmi deftere geçirmesi işi.

niyet: Bir şeyi yapmayı önceden isteyip düşünme, kurma.

nöbet beklemek: Sırasını beklemek,

 

O

oğlak: Keçi yavrusu.

oğul balı: Oğul arılarının yaptığı beyaz bal.

okka: Bin iki yüz seksen üç gram gelen ve eskiden yurdumuzda kullanılan ağırlık ölçüsü.

olanak: Olabilirlik.

omça: Bağ kütüğü.

onmadık: Talihsiz; uğursuz ve bereketsiz.

onmak: Daha iyi bir duruma; hastalıktan, dertten kurtulmak.

oran: Büyüklük, nicelik, derece bakımından iki şey arasında ya da parça ile tüm arasında bulunan bağıntı.

ortak: Kuma.

ortam: İçinde bulunulan koşulların yarattığı durum.

ossurgan: Çok yellenen.

öğün: (Yemek için) Kez.

özen: Bir şeyi yaparken elden geldiğince onu iyi yapabilmek için gösterilen çaba.

 

P

paha: Eder, değer, kıymet.

papaz: Hıristiyan din adamı.

payını almak: Paylanmak, azarlanmak, deneyip gereken dersi almak.

peşrev: Doğu müziğinde bir saz eseri türü.

poğaça: Bir tür tuzlu çörek.

pohpohlayıcı: Birini yüzüne karşı gereğinden çok öven, koltuklayan.

post: Can; tüylü hayvan derisi.

pul: Eskiden kullanılmış olan en küçük maden para.

 

R

rağbet: İstekle karşılama.

rakip: Herhangi bir işte bir kimseden daha üstün olmaya çalışan kişi.

rençber: Çiftçi.

rezil: Alçak, aşağılık (kimse).

rızk: Yaşamayı sağlayacak besin.

riyakârlık: İkiyüzlülük, yüze gülücülük.

rüşvet: Bir görevlinin elindeki olanakları para ya da mal karşıllğında kötüye kullanması.

 

S

sadık: Birine içten bağlı olan.

sağ: Hastalığı olmayan, sağlıklı.

saksağan: Karga büyüklüğünde, tüyü beyazlı, siyahlı, uzun kuyruklu kuş.

samur: Samur postundan.( Hayvan türü)

şan: Bay, bayan, paşa, han, prens, kont... gibi, kişi adlarının başına getirilen saygı ya da belirtme sözü.

sarraf: Para ve altın bozan, değiştiren, alıp satan kimse.

satır: Et kesmeye, kemik kırmaya yarayan ağır ve enli keski.

satma: (Mec.) Kendinde olmayan bir niteliği var gibi gösterme.

savulmak: Sakınıp bir yana çekilmek.

saygınlık: Saygı görme durumu.

sefa: Gönül şenliği, eğlence.

seki: Evin önünde oturmak için yapılan taştan set.

selam: Birine esenleme için söylenen söz.

selamet: Esen olma durumu, sağlık.

semer: Yük taşıması için hayvanların sırtına konan iskeleti ağaçtan yastık.

semiz: Eti, yağı çokça olan, tavlı.

serkeş.:Kafa tutan, başkaldıran, kural ve ilke tanımayan.

seyran: Gezme, gezinme.

sır: Gizli tutulup söylenmemesi, kimseye açılmaması gereken şey

sırça: Cam.

siymek: (Kedi, köpek) işemek.

sofuluk: Dine sıkı sıkıya bağlı olma durumu.

sohbet: Konuşup hoşça vakit geçirme, yarenlik.

sükût: Susma, sessizlik.

sürçmek: Yürürken yanlış yere basıp biraz kayıvermek.

şap: Tadı buruk, rengi beyaz bir madde.

şahit: Gördüğünü, bildiğini yargı ya da soruşturma kurulu önünde konuşan kimse, tanık.

şefkat: Acıyarak ve koruyarak sevme, sevecenlik, şer: Kötülük.

şeriat: Kur'an âyetlerine dayanan Müslümanlık yasası.

şeyh: Tekke başkanı.

şölen: Saygı ve sevgi gösterilmek istenen kimseleri çağırıp özenli yiyecekler ve içeceklerle ağırlama işi.

 

T

tabak: Sepici, derileri sepileyen kimse.

tahıl: Buğday, arpa, mısır, yulaf, çavdar, pirinç gibi ürünlerin genel adı.

taht: Hükümdarlık koltuğu.

takdir: Yazgı.

taklit etmek: Bir şeyin yalancısını yapmak, ona benzetmek.

tamah: Açgözlülük.

tandır: Yere çukur kazılarak yapılan bir tür fırın.

tarhana: Çorba yapmaya yarayan, mayalanmış yoğurtlu hamurun kurutulup ufalanmışı.

tasa: Güç bir durumdan kurtulmayı düşünerek duyulan üzüntü.

tav: İşlenecek bir nesnede bulunması gereken ısı, nem gibi durum.

tavla: At ahırı.

tekke: Eskiden tarikata girmiş kişilerin toplanıp ayin yaptıkları yer.

temaşa: Görülecek türlü türlü şeyler.

teneşir: Ölüyü yıkadıkları kerevet.

terki: Eyerin arka bölümü.

teşbih: Benzetme, benzeti.

tevil: Sözü çevirme, söze başka anlam katmaya çalışma,

teyemmüm: Su bulunmayan yerde, elleri 'şu niyetiyle toprağa sürerek aptest alma.

tımar: Hayvan temizleme.

tımarhane: Akıl hastanesi.

tirit: Et suyuna ekmek doğranarak yapılan yemek.

toklu: Bir yıllık kuzu.

 

U

uğur getirmek: İyilik getirme.

Urum: Balkan ülkelerine halk arasında eskiden verilen ad.

uslu: Akıllı, bilgili. .

uzman: Bir bilim kolunda ya da iş dalında özel ve derin bilgisi olan kimse.

ürmek: (Köpek) Havlamak.

üşenmek: Kendinde bir gevşeklik duyarak bir iş yapmaya isteği olmamak.

üşmek (üşüşmek): Her yerden bir araya gelip toplanmak.

üvey: Öz olmayan.

varsıllık: Parası, malı çok olma durumu.

vasiyet: Bir kimsenin sağ iken öldükten sonra yapılmasını istediği şey.

vefa: Sevgide durma ve sevgi bağlılığı.

verim: Çalıştırılan, işletilen, bakılan bir şeyin verdiği sonuç ya da bu sonucun miktarı.

vezir: İmparatorluk zamanında devletin bakanlık, valilik gibi yüksek görevlerini gören ve paşa şanını taşıyan kimse.

 

Y

yaban: Kır, uzak yer.

yadetmek: Anmak, arkasından söylemek.

yahni: Kavrulmuş soğanla ve salça ile pişirilen sade ya da kuru sebzeli et yemeği.

Yani: Hıristiyan özel adı.

yar: Karada dik yer, ucurum.

yâr: Dost, sevgili.

yaş: Ağaç.

yavuz: Güçlü-kötü.

yazgı: Alinyazısı.

yeğ: Daha iyi, üstün sayılan.

yeğlemek: Yeg tutmak.

yel: Hafif esinti, rüzgâr.

yelek: Kuş kanadının büyük tüyü.

yen: Giysi kolu.

yetenek: Bir şeyi yapabilme gücü, yatkınlığı.

yetingen: Azla, elindekiyle yetinen.

yetirmek: Yetiştirmek.

yoldan çıkmak: Kötü yola sapmak, doğruluktan ayrılmak.

yoksun: Belli bir şeyin yokluğunu çeken.

yonga: Kesilen, yontulan ya da rendelenen bir şeyden çıkan parça.

yordam: Çalım, caka.

yorga: Biniciyi sarsmayan at yürüyüşlerinden biri.

yoz: Soysuz.

yuf: Kaba, kinama, üzüntü, nefret bildirme sözü.

yufka: İnce ve çabuk kırılır, dayanıksız.

yumak: Yıkamak.

yüce: Yüksek.

yürük: Çok ve çabuk yürüyen, iyi yol alan.

 

 

Z

zadelik: Soyluluk.

zahire: Yiyecekler için hazırlanan tahıl.

zemheri: Kışın, 22 Aralıkla 1 Şubat arasındaki kırk günlük zorlu zamani.

zeval: Yok olma, yok edilme.

zırva: Saçma, saçma sapan.

zikr: Anma, söyleme.

zor: Güç, baskı.

züğürt: Parasız, kesesi boş, yoksul.

züğürtlemek: Parasız kalmak, züğürt olmak.

 

 

 

 

 

 

 






FACEBOOK YORUM
Yorum

DİĞER Edebiyat Haberleri

ÇOK OKUNAN HABERLER
SON YORUMLANANLAR
FOTO GALERİ
  • Seydişehir Kuğulu Park
    Seydişehir Kuğulu Park
  • Fas Turizmi ve Fas Resimleri
    Fas Turizmi ve Fas Resimleri
  • Bir Gül Bahçesine Girercesine
    Bir Gül Bahçesine Girercesine
  • Poz veren hayvanlar
    Poz veren hayvanlar
  • Günün Fotoğrafları-Hayatın İçinden
    Günün Fotoğrafları-Hayatın İçinden
  • Halı ve Kilim Motiflerinden Örnekler
    Halı ve Kilim Motiflerinden  Örnekler
FOTO GALERİ
VİDEO GALERİ
  • Gönül Sultanları- Seydişehirli Hacı Abdullah Efendi
    resim yok
  • Dış Ticaret de Teslim Şekilleri
    Dış Ticaret de Teslim Şekilleri
  • Frikik oyunu
    Frikik oyunu
  • Bob Marley,merak etme ,mutlu ol
    Bob Marley,merak etme ,mutlu ol
  • Bob Marley-no woman no cry
    Bob Marley-no woman no cry
  • Kedilerin efendisi
    Kedilerin efendisi
VİDEO GALERİ
YUKARI